Bektaş KILINÇ – Sen Babek’i tanır mısın oğul?

Poyraz insanın yüzünü ısırgan otu gibi kesiyordu. Tepelerden aldığı karları çukurlara doldurarak ve uzun bir ıslık çalarak köyden köye ilden ile yol alıyordu.

Meşe odunlarının doldurduğu sobalar çıtırdayarak yanarken, üzerine konan yufka ekmeğinin kokusunu odanın içine yayıyordu.

Köye geldiğimizin onuncu günüydü ama bir anda köylülerle içli dışlı olup onlardan biri olmuştuk. Hüseyin arkadaşın evinde kalıyorduk. Mersinli Nemci ve ben.

Nemci orta boylarda biraz şişmanca birazda vurdumduymaz biriydi. sünnü kökenli ama kendi aramızda bunun hiçbir önemi yoktu. Bizim işimiz bizim siyasi görüşümüze, devrim yapmaktı. Onun için burada siyasi çalışma ve örgütlenme çalışmaları yapıyorduk.

Havaların bu kadar sert geçmesi bizimde işimize geliyor köylülerle topluca sık sık bir araya gelip örgütsel çalışmalarımızı sürdürüyorduk.

-Kazım çavuş haber göndermiş bu gün onlara gitme işi yattı. Dedi Hüseyin.

-Neden? Dedi nemci.

-Abuzer dede gelmiş cem tutulacakmış.

Birkaç gündür köylünün, bizden uzak durması ilgimi çekmiş bir anlam verememiştim. Şimdi anlamaya başladım.

-Eee ne yapalım Abuzer dede geliyorsa.

Dedenin cemin ne olduğunu o zamanki bilgimle aktarmaya çalıştım. Aslında anlattığım şeyler hep küçük görme, halkın geri bilincinin dedeler tarafından sömürülmesi üzerineydi. Bize düşen görev bu gerçeği halka kavratmaktı. en güzel yolu bu fırsatı sonuna kadar kullanmaktı.

Tipi günü güne arattıracak bir şekilde ortalığı kasıp kavrıyordu. Bırakın bir köyden bir köye gitmeyi bir evden bir eve giderken bile insanın kanı donuyordu. Tam bir çalışma ortamı ama gel görkü köylü bizimle biraz aralı durmaya başlamıştı. Bizimde dedeye olan kızgınlığımız günden güne artmaktaydı. Oysa geldiğimiz günlerde bizi insanlar evlerine davet ederek ellerinden gelenden fazlasını bize gösteriyorlardı.

Bizim yerimizi Abuzer dede almıştı. Şimdi her yerde onun muhabbeti vardı. İnsanlar artık bizi unutup Abuzer dedenin peşine düşmüştü. Rakibimiz olan dede köye öyle bir hava getirmişti ki sanki herkes başka bir âlemde gezer olmuştu. Gittikçe merakımız yanında kızgınlığımızda artmaya başlamıştı.

Bu dedeyi aşmadan, halkın üzerindeki bu gücünü yıkmadan hiç bir şey yapamayacağımızı anladık. Mutlaka bu dedenin halk üzerindeki etkisini bitirmemiz gerekti. Cem’e katılmak ve orda bu işi halletmemiz gerektiğine karar verdik. Cem’e girmek için izin alma işiyle, Hüseyin’i görevlendirdik. Olmazsa, fiili durum uygulayacaktık.

Cem günü diğer arkadaşlara hissettirmiyordum ama oldukça heyecanlıydım. Dedeyi toplumun gözünden düşürüp onun bir hiç olduğunu ortaya koyma görevini ben üstlenmiştim.

Soğuk günlerdir etkisini bu günde düşürmeden sürdürüyordu. Gökyüzünde bir tane bile bulut yoktu. Ayın buğulu ışıltısı ve karın gümüşü büyüsü geceye bir başka anlam katıyordu. Köylüler bu gizemli havaya kendilerini kaptırıp başka bir dünyanın insanı olup çıkmışlardı. Sanki sessizce bir birleriyle konuşuyor en güzel elbiselerini giyip bir coşku ve sevinçle Cem olacak yere akıyorlardı. Dedeyle gelen bu duygunun doruklarına çıkmıştı köy.

Bunun bizi etkilememesi düşünülemezdi elbette. Çünkü bir köy sanki birden bire dünyadaki tüm sorunlarından kötü yönlerinden sıyrılıp tek bir insan gibi düşünmeye başlamıştı.

Heyecanlıydım. Defalarca nerden nasıl bir konuşma yapacağımı tasarladığım halde şimdi hiçbir şey yoktu kafamda. Bir kelimeyi bir yerinden yakaladığımda öbürü hemen ortadan kayboluyordu. Yarım yamalak inanç bilgimi yokladıkça hiçbir şey bilmediğimi anladım.

Avludan içeri girdiğimizde heyecanım bir kat daha artı. Bahçede kurulan ocağın başına bir küme kadın toplanmıştı. Birçoğunu tanıyorduk ama hiç konuşmadan geçip merdivenlerden yukarı çıktık. Bizi bir genç karşıladı ayakkabılarımızı istedi biz koyarız dedik olmaz deyip aldı ellerimizden bizi iç kapıya yöneltti.

Gelenler hep bir şeylerle geliyordu. Biz boş gelmiştik.

Önümüzdekiler ellerindekileri bir başka görevliye veriyor kapının önce sağ, sonra sol kanadını, sonrada eşiği öpüp içeri giriyorlardı.

Hemen tavır koyup, kapıyı ve eşiği öpmeden içeri girdik. Bizden önce giren insanları elinde değneği olan gözcü alıp dedenin önüne götürüp duva aldırıyordu. Gözüm çok merak ettiğim dedeyle buluştu. Bir saniyelik bir buluşma karşımdaki insanın sıradan biri olmadığını hissettirdi bana. Sıra bize gelmeden biz geçip dedenin tam karşısına oturduk. Bütün komuta bendeydi. Ve ani kararılar verip insanlara başka bir şey olduğunu anlatmak ve göstermek istiyorduk. Yoksa bütün etkimiz yok olacaktı.

Tam karşımdaydı. Kasketini çıkarmamıştı. Kırk beş elli yaşlarında saçlarına ve bıyıklarına ak düşmüş çekik gözlü biriydi dede. Cem başlayıncaya kadar bizden tarafa hiç bakmadı.

Bir müddet sonra cem başladı.

-Hak erenleri diye söze başladığında doğrudan gözüme baktı. Birden şaşırdım. toplumu unuttum. Sanki sadece ikimiz vardık ve o bana anlatıyordu.

-Birazdan cemimiz başlayacak ve biz kapıları mühürleyip hakkın ışığıyla uyanacağız.

-Sorusu olan, bildiği veya bilmediği bir şeyi olan dile gele.

Sonrasını duyamadım. Gözlerimin içine bakaraktan sanki bana söyle bakalım. Üstelik neler söyleyeceğini de biliyorum der gibiydi.

Annem, dedelerin Hz. Hüseyin soyundan geldiğini ve keramet ehli insanlar olduğunu söylediği geldi aklıma. Oysa bu tür düşünceleri tarihin sepetine atalı çok zaman olmuştu.

-Her nokta her zerre, tutabildiğimiz görebildiğimiz her şey, aslıyla buluşmak ona kavuşmak için durmadan döner durur.

-Semahımız bunu anlatır bize. Yani birde, bir olup, onda sır olmayı. Hakla bütünleşip onda yok olmayı anlatır. Sonsuz bir yasadır bu. Ondan gelip ona gitmek. Ruh, bir devri daimdir. Doğum ölümdür. Bu yasa sonsuzdur. Hakikat erenleri

“kerte idim Ummanlara karıştım

Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir

Devre edip âlemleri dolaştım

Bir sanata kaç sarıldım kim bilir”

Bundan dolayı ikilik körlüktür. Ayrılık düşmanlıktır hem kendine hem hakka.

Düşüneceksen iyi düşün. Söz söyleyeceksen iyi söyle. İş yapacaksan iyi yap.

Dedenin konuşması su gibi akarken ben donmuş kalmıştım. Nasıl bir şey büyü desen büyü değil. Ama beni sanki büyülemiş öylece kala kalmıştım. Bunda bir şeyler var. Bir birikim ama ne kadar derin göreceğiz bakalım.

-Cem’imiz öğrendiğimiz ve öğrettiğimiz meydandır. Meydanımız insanın içindeki kötülüğü yargıladığımız şeytanı astığımız yerdir. İnancımızda insan ancak kendini tanımakla başlar işe. Kendini tanıyan hakkın farkına varmaya başlar.”kimi göz bakar eşyayı görür. Kamil insan eşyada hakkı görür.”hak ise görmedir hissetmedir yani bilgidir. Dille, nefesin birliği.

Halden hale giriyor bir düşüp bir kalkıyor, soluksuz kalıp soluklanıyordum. Bütün bildiklerim bütün âlem beynimde fink atıyordu. Gözlerimi gözlerine dikip orda kalmıştım sanki. Bir ben mi bütün Cem’dekiler soluksuz dinliyordu. Dedenin ağzından çıkan söz değil de zaman zaman insanın bedenini rahatlatan su, zaman zaman bir gül kokusu, zaman zaman uçurumun kenarından tutunacak bir daldı.

-Çerağmız hakkın ışığıdır. Işık karanlığın koruyucusu cehaletin sonudur.

Her şeyi unutup gitmiştim. Hizmet ne zaman başladı, neler oldu. Bir girdabın içinde yüzüyordum. Aydınlanma, bilği, dar, semeh dem devri daim. Ancak gözcünün edep erkân demesiyle kendime geldim.

Gözcü bize yaklaştı. Dede sizinle konuşmak ister. Bir birimizin yüzüne baktık. Sonra örgendik ki dede bizim hakkımızda bilgi toplamıştı.

Yaklaştık oturun dedi. Oturduk

-Eee söyleyin bakalım. Yarı ciddi yarı alaylı bir ifade vardı yüzünde. Sözcü bendim ne diyeceksem ben diyecektim.

-valla dedem kafamız karıştı. Yani benim.

-siz Babek’i tanırımsınız? Babek. Babek. Evet, Azerbaycan tarafında bir halk önderi. ben bile zar zor hatırlarken bu dede. Bizimle oyun oynuyordu. Bilgisine son derece güvendiği ortadaydı.

Biz ki dünyayı bilgiyle algılayan diyalektikle yorumlayan ve değiştirmeye çalışan devrimcilerdik. Her şeyi bilip her şeye çözüm üretirdik. Karşımızda bir ilkokulu okumayan bir adam bizimle alay ediyordu. Sadece alay mı yoksa gerçekten bir halk bilgesi miydi karşımızdaki.

-bir halk önderi

-o kadar mı?

-ya ne?

-yarın haydar canların mihmanıyım. Sizde gelin. Hem Babek’i yâd eder hem de kendimizi tanımaya çalışırız. Necmi’nin gözleri benimkiyle buluştu. Şaşkın birazda ürkekti. hüseyinin gözlerinden yüzüne yayılan bir hoşnutluk vardı. Necmi’ye dönüp

-sen nerelisin oğul?

-Mersin, Anamur dedi nemci şaşkın şaşkın.

Dışarıda yıldızlar ıpıl ıpıl insanlara göz kırpmaktaydı. Derin bir sessizlik içine gömülen gece bin yıllık yorgunluklarını atarak evlerine dönen insanların huzurunu yaşamaktaydı.

Ayaz, düşüncelerimizin parçalanmışlığıyla yüzümüzü yalamaktaydı. Yenildik mi kazandık mı ne olduğunu anlayamadan garip bir duyguyla kuşatılmıştık.

Sabahın yakın olmasına aldırmadan bir birimize yığınla sorular sorarak sabahın gün ayazında sızıp kaldık.

Geç saatlerde kalkıp akşama hazırlandık.

İçeri girdiğimizde sobanı çıtırtılar çıkararak yanıyor sobanın hemen yanına genişçe bir sofra hazırlanmıştı. Haydar amcanın iki oğlu hizmet yapıyordu. Bize gösterilen yere geçip oturduk.

-canlara dem doldur dedi dede. Ve ekledi

-biz sizden ayrı değiliz dedi. Nasıl ki Hüseyin bizim yıldızımız biz ona bakarak yolumuzu buluruz Babek’te öyle. Hiç zaman kaybetmeden eveleyip gevelemeden hemen konuya girmişti dede. Hep bizi şaşırtmış şaşırtmaya da devam ediyordu. bilğiye doğruya hak deriz. Kimseyle ayrılığımız gayrılıgımız yoktur. Sadece kendi soysuzluğumuza, kendi içimizdekine karşı bir savaş veririz.

Karşımızda konuşan felsefeyi bilgiyi yutmuş birimiydi. Bu kadar bilgiyle ancak bir örgütün içinde olunurdu. Örgüte olmamaksa bu bilgiye tersti.

-sekiz yüz lü yıllar. Abbasiler başta. şarayları dolduran cariyelerin ve kölelerin sultana hizmet ettiği yıllar. Yani Yunus’un deyişiyle “yediği insan eti içtiği kan olanlar” Babek’in ülkesini de işgal etiler. Babek baş kaldırdı. Yirmi iki sene savaştı sultanla. Tarihçiler onu kötülemek için piç dediler. İsmini bizim gibi tarihten silmek için çok uğraştılar. Uydurma iftiralarla onu kötülediler. Bir yere gelince kendileri bile onun işkence karşısında gösterdiği tavırdan dolayı “her kulede bir metanet gösterdi.”demek zorunda kaldılar. Kolunu kestiklerinde kanıyla yüzünü boyadı. Sorduklarında insanın kanı akınca yüzü beyazlar siz korktu demeyesiniz diye bunu yaptım.

Anlatırken sanki bu olayları yaşıyor gibi yüzü bir asılıyor bir gevşiyor gözleri çok ilerilere bakarken birden insanın gözünün ta derinine bakmaya başlıyor.

-İran şahı hiyo dağının ismini Mesih yaptı ama boşuna. Dağların adı hala hiyo. Bebeklerin adı ise Babek konmaya devam etti. samara kentinin ismi Babek’in asılmasından dolayı Babek kapısı olarak kaldı. Onu yok etmek isteyenlerin kendileri yok oldu. O hala yaşamakta.

Zulme karşı kalkan her yumruk Babek’in yumruğudur. yetim ve mazlumların yüreğinin gülüdür Babek.çaresizlerin göz yaşı yiğitlerin umududur Babek.

“var gel oğul, ol ateşte kıvılcım

Hünkâr katında korku olsun adın

Nasıl içtiysek taze sütü beraber

İçelim hayatı da, dost sofrası dünyayı”

Dilden dile destanı anlatılır durmadan.

“dağlara baktı Cavidan, turna sürülerine

Ve bir mezardan doğrulur gibi usul

Ona baktı ve ardından dedi;

Girme saraylara oğul, güvenme sultanlara

Dolaş etrafını sarayların, gir altına

Halkın üzerine kuruludur onalar

Ve ayağa kalkınca halk

Ne saray kalacaktır ne de taht”

İşte böyle tarih acılarla doludur. Kinle kanla, zulümle işkencelerle, aynı zamanda bunlara karşı koyan Babek’lerle doludur oğul.

Çok erken ermek iyi değildir felç eder insanı. Dibe dalıp vurgun yemek gibidir.

“ey Babek

Oğlum olan gözlerini sevgiyle yu

Kılıcım ve itibarım sensin.

O kan ağacını kökünden sök al

Dünya duruncaya kadar bir daha

Yeşermesin ve kulluk

Dönmesin bir daha geriye

Ve bir daha kılıç kana bulanmasın.”

Ey Babek

Onların meclisine girme

Çünkü onlar sefa için adam öldürürler

Onlar öfkenin lanetidir

Ve onlar vahşidirler

Onların gazabı lanetlidir

Çünkü onlar hep gaddar.” *

Binlerce yıldız vardır gökyüzünde. Ama sana yol gösterecek olan kutup yıldızıdır. Bizim kutup yıldızlarımız bu yolda boynunu çekinmeden yalın kılıcın önüne uzatanlardır.

Abuzer dede anlattıkça sabanın çıtırtılarımdan başka bir şey duyulmaz oldu. Biz küçüldükçe o büyüdü. Bazen hiyo dağı, bazen Babek’in kesik kolu, bazen Hürremlerin yüreği olup geldi yüreğimize kondu. Sofraya oturduğumuz gibi kala kaldık. Oysa önümüzde iştah açıcı yiyecekler vardı.

-Babek hz.Hüseyin den aldığı bayrağı kendinden sonrakilere bıraktı. Baba İshak onun yolcusuydu sonra Bedreddin sonra Pir Sultan sonra deyip sustu. konuşmasada artık gelinen yer belliydi.

Aradan yıllar geçti. On iki eylül Abbasi sultanları gibi çullandı üzerimize. Erken ermiş meyveler gibi dibe dalıp vurgun yemişler gibi olduk. İnsanlar insanlık dışı işkence tezgâhlarına yatırıldı. Bilinçaltına korkunç bir karanlığın korkusu işlendi. Devrim, faşizm, kurtuluş gibi kelimeler silindi hafızalardan. Gittiğimiz yerlerde “başkanım örgütten bahsetmesen” diye ricada bulunan insanlarımızın o günden kalan korkuları bu günde yaşamaya devam etmekte kendi korkusunu bulaşıcı hastalık gibi yüreğinde taşımaktadır.

Abidin dede kaçtı yurt dışına sığındı. Alevi örgütlenmesinde düşüncelerini ve Babek’in kavgasını devam ettirdi.

Biz kimimiz mahpuslarda, kimimiz sosyal hayatta yok olup gittik.o dönem kimse kimseyi ne aradı ne de sordu.can talaşı başka bir şeydir.kendi derdimize düştük.

Ve geldik bu güne. O gece, bir fırsatını bulup dedeye

-dede ceme gelip seni milletin önünde seni madara edecektik ama sen beklediğimizden çok ileri çıktın hatta bizi çok şaşırttın, nedir bunun sırrı dedim

Yüzüme baktı gözleri nemlendi. Bir süre konuşamadı.

-oğlum, oğlumu dedi ve kaldı. Sesi çatallaşmıştı devam edemedi.

-vurdular onu. Birçok şeyi bana o öğretti. Hani Hüdayi baba der ya

“bütün evren semah döner

Aşkından güneşler yanar

Aslına ermektir hüner

Ölüm ölür biz ölmeyiz”.onun öldüğüne bir türlü inanamadım. Onu yaşatmanın yolunu aradım durdum günlerce ve onu bu şekilde yaşatmaya çalışıyorum.

Önce Abidin dedeye oradan da Babek’e bir yol gider.

Artık Abidin dede olmadığına göre o yolu bizim bulmamız gerekir. O yolu mutlaka bizim bulmamız gerekir.

Bektaş kılınç

*Tuğrul keskin

Yorum ekle

Your email address will not be published. Required fields are marked *